BiriktirmeKutusu

Cuma, Eylül 21, 2007

BIR MINIK GUZEL OYKU

Ahhh ne kadar eski ama sevdigim bir oykudur bu, az once postakutumda yeniden yeni birinden bulunca.... hemen buraya aldim tabi

Almadan olmaz

Bakalim sizlerde begenecek misiniz????
Kuguu


Bir Oyku
Şehirlerarası bir otobüs yolculuğunda tanımıştım, Artin ustayı. Hayli
yaşlı olmasına karşın enerjik ve dinç görünüyordu. Yolculukta laf
lafı açmış, Artin usta Kapalıçarşıda kuyumculuk yaptığından söz
etmişti. Dede ve baba mesleği olan kuyumculuğu devredecek kimse
bulamadığından yakınmıştı. Söylediğine göre kapalıçarşıda altın
üzerine mine işleyebilen ustalardan tek kendi kalmıştı. Gün olur
işim düşer diye kartvizitini almıştım.

Bir süre sonra eşimin altın bileziğinin tamirini bahane ederek
uğradım Artin ustaya. Kapalıçarşının derinlerinde iç içe iki odadan
oluşan kuyumcu dükkanında çalışıyordu. Küçük hayvan figürlerinin
üzerine renkli mineler döküp hayat veriyordu, altına. Beni görünce
tanımakta zorlanmadı, çay söyledi. Eşimin kırık bileziği için
geldiğimden söz ettim. Bileziği alıp çalışma masasına koydu. Yaptığı
mineli ürünleri gösterip;

- Artık pek alıcısı kalmadı bunların. Talep de yok. Varsa yoksa
fantezi altın.
- Ne özelliği var bu minelerin?

Üzeri yeşil kırmızı mine ile kaplı altın fil figürünü eline alıp;

- Eskiden yeni doğan çocuklara takılırdı, bunlar. Fil gibi uzun
ömürlü, güçlü veya kuş gibi özgür, yunus balığı gibi sevecen olsun
diye dilek dilenirdi.

- Nasıl oldu da unuttuk bunları?
- Aslında unutmadık, yine yeni doğanlara altın takılıyor ama millet
geçim derdine düştü. Doğum yapan ailenin paraya ihtiyacı olduğunu
düşünüp cumhuriyet altını takıyorlar. Bizim mineli ürünlere talep
kalmadı artık.

Daha sonra altının elementlerin en asili ve safı olduğundan,
oksitlenip kararmadığından, üzerine bir şey giydirmenin kolay
olmadığından söz etti.

- Altın, asildir. Aristokrattır. Her şeyi kabul etmez, üzerine. Bir
tek mineyi tutar, üstünde. Mine de bilir kimi süslediğini,
mütevazıdır.

- Mine ustası da kalmadı artık demiştin.
- Evet kalmadı. Minecilik de bu çarşıda benimle son bulacak gibi
görünüyor.

Çocuklarını sordum. Bir oğlu ve bir kızı olduğunu, üniversite bitirip
yurtdışına gittiklerinden, daha da geri dönmediklerinden söz etti.

- Neden tutamadın çocuklarını buralarda?
- Bir özgürlüktür tutturdular. Özgür olmak, özgür yaşamak, mutluluğu
özgürlükte aramak için başka ülkelere gittiler.
- Bulabildiler mi, aradıklarını?
- Bilmem, bence hala arıyorlar. Onlara önce kendimi sonra ağaçları
örnek gösterdim. "Ağaçlar özgür değildir ama mutsuz ağaç da yoktur,
mutluluğu kendinizde arayın" dedim ama dinletemedim.

- Şimdi neredeler?
- Amerika'da yaşıyorlar ve galiba hala arıyorlar.

Bu arada ikinci çaylar gelmişti. Artin ustanın da konuşup dertleşesi
varmış anlaşılan.

"Ama çocukların hepsi okumuş üniversite bitirip kendilerine
Amerika'da yer edinmişler. Yani hepsi adam olmuş işte. Bence üzülmene
gerek yok" diyecek oldum. Yüzünü ekşitti;

- Bizimkiler adam oldular, çiçek olup açtılar ama "akşam sefasına"
benzediler.
- Ne özelliği var akşam sefasının?
- Bilirsin, akşam sefası gündüz kapalı durur gece olunca açar.
Kimseye göstermez güzelliğini. Dahası arılar ve böcekler gece
yuvalarına çekildiği için onlara da tattırmaz özünü, balını.

- Eeee..
- Yani bizimkiler iyi eğitildi, iyi okudular da kendilerinden başka
kimseye faydaları yok. Bırak doğduğu toprağı, yaşadıkları topluma
bile faydaları yok. Hatta, böyle bir kaygıları da yok. Dedim ya,
akşam sefasına benzediler işte.

Bir süre sustu. Eşimin bileziğinin kırık yeri ile ilgileniyormuş gibi
yaptı. Gözlerini benden kaçırarak;

- Rahmetli eşim de çocuklar uzakta diye üzülür "çocukların sırtını
kaşımak gerekirdi, zamanında biz bunların sırtını yeterince
kaşımadık" diye söylenir dururdu.

- Nasıl yani?
- Bilirsin sırtın kaşındığında kaşıttıracak birini bulana kadar ne
yapsan nafiledir. Yani sırtını kaşıttıracak kadar samimi olduğu
birilerine her zaman muhtaçtır, insanoğlu. Günümüz insanı
bencilleşti sanki. Birilerine muhtaç olmaktansa sırt kaşıntısına
katlanmayı, unutmayı tercih ediyorlar.

- Eeee.
- Sırtını kaşıttıracak samimiyette birileri yoksa çevrende, dahası
sırtın kaşınmayı bile unuttuysa sen de özgür olmak için yalnızlığı
seçenlerden, akşam sefasına benzeyenlerdensin, bence.

Bileziği tamir için bıraktım. Çay için teşekkür edip izin istedim,
Artin Ustadan. Kapalıçarşı her günkü kalabalığı ve keşmekeşi ile
akıyordu.

Yürüdükçe sırtım kaşınmaya başlamıştı ve sırtımın kaşındığını
hissetmek hiç bu kadar mutluluk vermemişti...

Salı, Eylül 04, 2007

YASAMDAN

(Bu mini hikayeyi ABI'nin blogundan aldim.)

Cherokee kabilesinin yaşlılarından biri torunlarına eğitim veriyordu.

Onlara dedi ki:
“İçimde bir savaş var. Korkunç bir savaş. İki kurt arasında...
Bu kurtlardan birisi; korkuyu, öfkeyi, kıskançlığı, üzüntüyü, pişmanlığı, açgözlülüğü, kibiri, kendine acımayı, suçluluğu, küskünlüğü, aşağılık duygusunu, yalanları, yapmacık gururu, üstünlük taslamayı ve egoyu temsil ediyor.
Diğeri ise; zevki, huzuru, sevgiyi, umudu paylaşmayı, cömertliği, dinginliği, alçakgönüllülüğü, nezaketi, yardımseverliliği, dostluğu, anlayışı, merhameti ve inancı temsil ediyor.
Aynı savaş sizin içinizde de sürüyor ve diğer tüm insanların içinde.”

Çocuklar anlatılanları anlamak için bir kaç dakika düşündüler.
Sonra içlerinden biri büyükbabasına, “Bu savaşı hangi kurt kazanır?” diye sordu.

Yaşlı Cherokee tek kelime ile cevapladı…
“Beslediğiniz..”